

KAR BİZE DE UĞRADI - Zehra ÜNÜVAR

KAR BİZE DE UĞRADI
Yazar: Zehra ÜNÜVAR |
Tarih:22 / 2 / 2012
Kar haberleri, soğuk haberleri verilirken, saçaklardan sarkan buzdan sarkıtlar gösterildi tüm kanallarda. Karla kaplanmış yolları, kara yenilmiş Avrupa’yı izledik bir yandan. Adamın biri, sokak lâmbasına dek yükselen karda ayakkabısını bağlıyormuş gibi yapıp poz verdi. Metrelerce yukarda, karın yüksekliğini anlatmaya çalıştı.
Ulaşıma kapanan yollar, kayan arabalar, soğukla, karla savaşarak hastanelere ulaşmaya çalışanlar… Sıcak odada, renk kaynaşan televizyonun başında, ne kadar içten düşünürsen düşün, yeterince duyumsayamayabiliriz.
Aydın kenti de, on bir yıl bekledikten sonra karla kucaklaştı. Sevinçle sokaklara döküldük. Adım atmaya korkarak, gece oluşmuş görüntüleri bozmamaya çalışarak fotoğraf çektik.
Çocuklarına kardan adam yapma zevki yaşatmak isteyenler, uğraşıp kar topladılar. Kimileri de Spil’e, Bozdağ’a gidip biraz daha fazla karla kucaklaştılar.
Bütün bunlar, bir günlük serüven.
Sonrası, yine ılık günler, bahar kokusu taşıyan havalar.
Ama, kendimizi dünyadan soyutlayamayız. Soğuktan donarak ölenler (hangi ülkede olursa olsun) içimizi yakıyor. Bunca gelişmişliğin yanında, çağımıza yakışmayan tedbirsizliklerle gelen felâketler isyan ettiriyor. Devam eden kadın ölümleri, kolaylıkla kullanılıveren bıçaklar, tabancalar; öfkesi hep burnunun ucunda olan insanlar, hepimizi korkutuyor.
Suların bastığı evlerdeki çaresiz insanlar, hayvanlarını kurtarmaya çalışan çobanlar, eşyaları suyun içinde kalmış kadınların acılı bakışları, üşümüş çocuklar, yolu izi örtmüş karda, taşımalı eğitim yüzünden yol tüketmeye çalışan öğrenciler belleklere kazındı.
Bir de şu, sular altında kalan havaalanı… Hangi okulun diploma verdiği, hangi öğretmenlerin okutup yetiştirdiği mühendislerin plânıyla yapılmıştı o havaalanı! Aklı erenlerin, zamanında uyarıları işe yaramamıştı; hepimiz anımsarız. Şimdi, tüm dünyanın ibretle izlediği bir durum yaşanıyor. Sular, sahibi oldukları yeri dolduruyor, uyarıyor. Anlamazlıktan geliyoruz. Böyle sürerse, dere yataklarında yok olan yapılar gibi; havaalanı da suya gidecek!
Gazeteleri okurken, umutsuzluğa kapılıyorum. Hiç iyi bir şey olmuyor mu; yoksa, haber değeri taşıyan durumlar mı değişti?
İnsanlar, birbirine nasıl mutlu olunacağının reçetesini vermeye çalışan yazılar gönderiyorlar. Birbiri ile konuşmayan, gülmeyi unutmuş, çoğunluğu geçim derdi ile uğraşan bu insanlara reçeteler ne verebilir? İnsan sıcaklığını unutturan özentilere kapılana reçete ne yapsın?
Karda kayan aracını kurtarmaya çalışırken, yardıma gelenlerle nefes nefese çalışan birinin içinde filizlenen, insan sevgisi değil mi? Umarım, orada bırakıp gitmemiştir. Hasta birini battaniyeye sarıp da yola kadar getiren köylüleri izlerken, yalnızlık duygusunu uzaklara yollamış bu insanların daha küçük şeylerle mutlu olabileceğini düşündüm.
“İnsan, insanın ağusunu alır” derdi annem. Evet, sevinçlerimizi paylaşarak çoğaltıyoruz; kederleri, acıları da azaltıyoruz. Kaç yaşında olursak olalım, arkadaşa gereksinimimiz var. Çocuğun, oyun arkadaşına, büyüklerin ise söyleşeceği arkadaşa.
Kar görüntülerini de komşularla paylaştık. Hepimiz sokaklara döküldük. Neşelendik, poz poz fotoğraf çektik. Sonra bir araya gelip kahvelerimizi içtik. Son görüşmemizden beri aklımıza takılan ne varsa döktük ortaya. Kimi, çocuğundan söz etti, kimi torunundan.
Bazıları, gazetelerdeki köşe yazılarından yorum getirdi. Sağlığımızdan, dikkatsizliklerimizden konuştuk biraz. Suçlandık, tembih aldık. Kimimiz yağlıdan kaçmaya, kimimiz tatlıdan kaçmaya söz verdik ya, kulak asmayın. Hepsi de orda kaldı gibi geliyor bana.
Cemrenin biri göründü işte. Erken baharı yaşayan yerlerden biri de Aydın. Pazar günü Gökova’ya giden eşim, dönüşte lâle toplayıp getirmiş. Yollarda çiçek açmış ağaçlar görmüş.
Dört mevsimi bir anda yaşayan güzel yurdumuzda, bilinçli yerleşimle, bilinçli ulaşımla, bilinçli çalışmayla, doğal afetlerden sakınıp güzelliklere yol alabiliriz. O zaman, kar da, yağmur da, berekete dönüşür.
Kar bize de uğradı evet. Bolu’da yaşadığım karlı günleri andım, anlattım. Kendini zor ısıtan sobanın başında toplaştığımızı, sayıyla verilen odunlar yetmediği için odun çalmaya gidişimizi anımsadım. İçerdeki musluklardan akan sular da donardı. Ellerimizin üstü, yanaklarımız, dudaklarımız çatlardı.
Ayağımızdaki Beykoz kunduralar buz gibi olurdu. Şimdi ne güzel külotlu çoraplar var. Bizim siyah fitilli iplik çoraplarımız da, ne kadar çekersek çekelim, dizimizin üstünde kalırdı. Bacaklarımız hep üşürdü.
Kazaklar örerdik kendimize. Onları da bazı öğretmenler istemezdi. Okul giysilerimizin görüntüsü bozuluyor diye azarlarlardı. Günlerce uğraşıp ördüğüm, robası varmış gibi, beyaz papatyalarla süslediğim mavi kazağımı giydiğim ilk gün, beden eğitimi öğretmeni “Ne o öyle Yunan bayrağı gibi!” deyip tüm hevesimi kırmıştı. Şimdi onu da anımsadım. Çok az giymiştim o kazağı. Sonra söküp başka renklerle karıştırmıştım.
Hava raporunu dinlerken, yalnız Aydın’a değil, pek çok ile dikkat ediyorum. Manisa, doğduğum yer. İzmir’de oğullarım var. İstanbul’da kızım, arkadaşlarım; Bolu okuduğum, hep düşündüğüm, yeni arkadaşlarla yüzü yenilenen yer, Kayseri, ilk öğretmenliğimin kenti, sonra Antalya, sonra Muğla.
Dünya da giriyor artık evlerimize. İster istemez, her yeri merak ediyoruz. İşi nedeniyle çok sık yurt dışına çıkan kızımın peşinden gittiği yerleri de izliyorum.
Doğaya saygımız azaldıkça, zararımız çoğalıyor. Umarım, kışın beyaz süsü kar, tıpkı Aydın’da, İzmir’de yarattığı gibi sevinç yaratarak gelir her yere.
Evler, okullar, yollar zorluk yaratmayacak biçimde yapılırsa; insanlar da mevsimleri bilinçle yaşamaya alışırsa neden olmasın!
İşsizliği yok ettiğimizi düşünüyorum. Geçim derdi olmasa, herkes birbirini sevse, şairin dediği gibi, tek şikâyetimiz ölümden olsa… Ütopya mı bu?
Zehra Ünüvar
İçerik Rss - Haberler Rss
Tasarım ve Programlama: Omnportal