

ASLINDA HERŞEYİN SEBEBİ ONLAR… - Mine BALABAN

ASLINDA HERŞEYİN SEBEBİ ONLAR…
Yazar: Mine BALABAN |
Tarih:19 / 2 / 2012
Dünya kurulduğundan beri var olan gerçek nedir diye sorsam? Yanıtını da yine kendim versem.
İlk gerçek; İyilik ve kötülük!
İlk kötülük Habil ile Kabil arasında yaşanan ilk kardeş kavgası. İlk cinayet! İlk şiddet!
Belki de İlk kavga Adem ile Havva arasındaki yasak meyveyi yemek yada yememek üzerine de yapılmış da olabilir. Ama o zaman henüz cennetteymişler. Yeryüzüne inmemişler. Yeryüzüne indiklerinde zaten sürgün edilmişler. Biri bir yere diğeri başka bir yere. Yani yeryüzüne iner inmez de hemen kavga edemedikleri ortada.
-Senin yüzünden kadın bu başımıza geldi!..
-Yok efendimmm, sende yemeseydin o zaman! Gibisinden başlayan ilk insanoğlunun kavgası düşünebiliyor musunuz?
Uzun bir ayrılık zamanının sonrası birbirlerine Arafat ta kavuştuklarında da kavga ettiklerini sanmıyorum. Hatta bu konuda sitem bile etmemişlerdir birbirlerine. Ama, iyilik ve kötülüğün ortaya çıkması için ilk kavgayı ve ilk cinayeti evlatlarından Habil ile Kabil yapmışlar. Ve Kabil kardeşi Habil i öldürmüş. Neden Habil değil de Kabil öldürmüş? Düşündünüz mü hiç? Sebep bir rivayete göre eş seçimi, bir başka rivayete göre de iş seçimi. Kutsal kitaplarda sebep farklılıkları var. Ama bu sonucu değiştirmiyor. Kıskançlık, aç gözlülük ve inatçılık asıl temel neden. Kabil hem kıskanç, hem inatçı, hem de açgözlü, Habil ise sadece inatçı. Kabil in ilk harfi K, Habil in ilk harfi H. İki harf de sert ünsüz. Ama biri sürekli biri de süreksiz. Yani isimleri bile karakterlerini yansıtmış. Habil ve Kabil diyorum ama her kutsal kitapta isimleri farklı farklı bunu da belirteyim. Açıkçası isimlerinin dil bilgisi tanımlamalarına verdiğim anlam göreceli.
Konuya geri dönersek, yeryüzüne kötülük ve iyilik bu şekilde yayılmış gitmiş genel öğretiye göre. Yine de bir terazi ölçüsünde bu yayılma olgusu ilerlemiş her dönemde. Biri olmazsa diğeri tüm dengeleri kökünden bozabilecek yapıya sahip olmuş. Nasıl mı? İyilik genel anlamda yayılmaya başladığında insanlar bir müddet sonra iyiliğin anlamını yitirmeye, iyiliğin getirmiş olduğu meziyetlerin de değerlerini kaybetmeye başlamışlar, bu hep böyle olmuş... İşte bu süreç devreye girdiğinde de kötülük kıpırdanışlarına başlamış ve gittikçe de dozunu arttırmış. Hatta bazen dayanmanın son noktasını bulana kadar devam etmiş. En çabuk akla gelen örnek; Nazi katliamı ve Hitler. Ne yazık ki bu tek örnek değil. Bunun gibi bildiğimiz bilmediğimiz nice örnekler var. Binlerce yıl öncesinden bu zamana kadar hep aynı. Sebepler, eş seçimi, iş seçimi, yer seçimi, yurt seçimi, vs. vs… asıl sebep, aç gözlülük, inatçılık, kıskançlık, acımasızlık. Sözün özü; “ Batı cephesinde değişen bir şey yok!…” genel olarak devletler, topluluklar bazında böyle olduğu gibi daha küçük olarak baktığımızda kendi yaşam alanlarımızda da böyle olduğunu görebiliyoruz. Aileler arasında, akrabalar arasında, ikili ilişkilerde… Hep aynı bakış ve yaklaşım hâkim.
Bu nedenle diyorum ki; ne yaparsak yapalım ille bir denge yürüyecektir. Birileri kötülük üzerine birileri de iyilik üzerine yaşamlarını sürdüreceklerdir. Kural bu, denge bu… Çünkü yeryüzü cennet değil. Öyle olsaydı Adem ile Havva hiç cennetten çıkmamış olurlardı. Ama cehennemde değil yeryüzü. Ve cehennem haline de getirilmemeli. Ne kendimiz için ne de başkaları için.
Olaya bir de farklı pencereden bakalım ve biraz daha öze inelim. Birey olarak, insan olarak kendi iç benliğimizde de durum budur aslında. Her insan biraz Kabil biraz Habil’dir. Her insan biraz Havva biraz da Adem’dir. Adem in Havva yı, Havva nın Adem i arayışı insanın kendi öz benliğini arayışıdır.
Pekiiii, Adem ile Havva’nın cennetten çıkarılışında rol oynayan ve Aşık Dertli’nin deyişiyle;
-Şeytan bunun (bu olayın) neresinde? derseniz;
Henüz kendimizi tam çözemedik ki onu çözüp bulalım. Ya da insanlar şeytana bile pabucunu ters giydirerek, ona ait olan vasıfları çoktan elinden almış bulunmakta. Bu yüzden şeytanı araştırarak bulmak yerine insanı çözümlemek zaten soruya cevap olacaktır.
İnsanoğlu, her ilerlemenin, her gelişmiş dönemin, her bolluğun, her rahatın sonucunda bir çöküş yaşamıştır. Tarihte çok ileri uygarlığa ulaştıklarından bahsedilen efsanevi Atlantis uygarlığı, Mu uygarlığı, Maya uygarlığı vs vs., bizim içinde bulunduğumuz bu zaman diliminden belki de çok daha ileriydiler. Yapılan araştırmalarda yanıtsız kalan pek çok tarihi buluntu bunu ispatlar nitelikte. Ama sonuç itibariyle bu güne baktığımızda bu efsanevi ileri düzeydeki uygarlıklar! Tarihin küf kokulu sayfalarında çoktan yerlerini almış durumdalar. Gerek kendi hataları sonucu gerekse de doğa olayları sonucu kaçınılmaz kaderlerini yaşamışlardır. Daha yakın tarihli bakarsak, son bin yıldan bu yana örneğin; imparatorluklar, krallıklar gibi uzun soluklu varlıklarını sürdüren toplumlarda da aşağı yukarı aynı süreçler yaşanmış. Acılar ve zorluklar üzerine kurulmuş hepsi, sıkıntıların en aza indiği en parlak dönemlerini yaşamışlar, ve sonra yavaş yavaş kötülükler yine baş göstermeye, alttan alta kaynamaya başlamış. Nihayetinde de çöküş ,dağılış ve yok oluş. Her son bir başka başlangıç olmuş. Her başlangıcın bir sonu olduğu gibi… Hani derler ya;
“Rahat batar, iyilikten maraz doğar, acırsan acınacak duruma düşersin… “ gibi deyimler, atasözleri vs.ler her dilde ve toplumda söyleyiş farklı da olsa anlam olarak üç aşağı beş yukarı bu şekilde söylenegelmiş. Enteresan değil mi? Bazı şeyler, dili, dini, ırkı, gelenek, görenekleri farklı bile olsa hep aynı şekilde yaşanıyor. Ve birbirine benzer cümleler de bize miras olarak kalıyor. Adına Çin atasözü, Kızılderili atasözü, Eskimo atasözü deyip çıkıyoruz. Yani kötülükler sonucu, çekilen çilelerin ve acıların insana ilham vermesiyle üretilen tarihe mal olan sözler…
Bu yüzden tarihi anlamak insanı anlamaktır. Mitolojiyi, mitleri anlamak insanı çözümlemektir.
Bizim burada anlamamız gereken ne diye mi soruyorsunuz? İnsan olarak bizler kimiz? Neyiz? Ne istiyoruz? Ne yapıyoruz? Ne alıp, ne veriyoruz? Tüm bu seçimlerde ne kadar bilinçliyiz? İyilik ve kötülük insanın alt benliğinde birlikte bulunurken hangisinin daha ağır bastığını görüp tarafımızı hangi yönde belirlediğimizin muhakemesini yapıyor muyuz, yapıyorsak ne sıklıkta yapıyoruz?
Gönül istiyor ki hep iyilik, hep güzellik, hep mutluluk olsun. Dertler bitsin, sıkıntılar sona ersin. Bolluk olsun, sağlık olsun, o olsun, bu olsun, şu olsun… Eee? Kaybetmeden önce sağlığımızın kıymetini hangimiz tam anlamıyla biliyoruz ki? Sevdiğini kaybetmeden aslında ne kadar çok sevdiğini ve ona gerçekten ihtiyacının olduğunu anlayabiliyor muyuz tam olarak? Buna karşılık insanın zorda kaldığında neleri neleri değiştirdiğini gördüğümüzde de aklımız havsalamız almıyor. Üstelik öyle kolay da olmuyor alışkanlıkları değiştirmek. Yine de eksiklik veya eksiklikler, yaşamana engel teşkil eder mi? Ya da etmeli mi? Elbette hayır. Bir video da izlemiştim. Adamın sadece başı ve gövdesi var. Kolları ve bacakları yok. Kimseden destek almadan başı ve gövdesini eğip bükerek gövdesi üzerinde kendini dikleştiriyor. Ayağa kalkıyor diyemiyorum çünkü ayakları, bacakları yok! Elleri ve kolları olmadığı halde giyinip soyunabiliyor. Bunları yaparken de diğer yandan bu gösterisini bizzat izleyen seyircilerine;
- yaşamak ve hayata tutunmak için verilen mücadeleniz benimkinden çok mu daha zor? Diye soruyor… Yanıtınızı lütfen kendi kendinize dürüstçe verin diyor… Benim kadar aciz misiniz? Ben bu halime rağmen bunları başarabiliyorum, sizin durumunuz benden ne kadar daha kötü olabilir ki! diyor.
İzlediğimde öylece kalmıştım. Epey düşünmeme sebep olduydu.
Direkt olarak iyilik ve kötülük üzerine gibi görünmese de, içini kurcaladığımız da ve aynanın öteki yüzüne baktığımızda kendi kendimize sıkıntı ve kuruntu yaptığımız tüm dertler sonucu oluşan kötülükleri görebiliriz. Sırf bu yüzden hem kendi hayatını hem de yakın çevresinin hayatını yavaş yavaş cehenneme çevirenler yok mu? Sonunda isteğini elde etse bile geriye hep hüsran, acılar, pişmanlıklar kalmıyor mu? Peki, bu hayatta hiç mi arzularımız, tutkularımız, hayallerimiz, isteklerimiz olmasın? Yok, öyle bir şey demek istemiyorum. Sadece içimizdeki doğuştan var olan kötülüklerin esiri olmayalım o yeter.
Sözün kısası elimizdekilerin değerini anlamak için bile olsa kötülük olacaktır her şekilde. Haklı yere veya haksız yere her ikisi de çatışacaktır mutlaka. Mühim olan dozu. Kötülüğün, zalimliğin, şiddetin, acımasızlığın, dozu ve sayısı. İşte bunlar artmaya başladı mı vay halimize! Az sayıdaki kötülükle, şiddetle, zalimlikle, haksızlıkla başa çıkmak daha kolay iken giderek artan dozda yaşanmaya başladığında tehlike çanlarının çalınmakta olduğunu görmemiz lazım. İyiliğin yeniden ayağa kalkması için ciddi bir süreç ve olgu yaşanması gerecektir.
İşte tüm bu nedenlerden dolayı bireysel anlamda baktığımızda, İnsanın en büyük ve asıl savaşı, en büyük kavgası kendisi ile olandır. Tabi kaçımız bunun farkında, kaçımız hala didişmekte başkalarıyla. Dikkatlice baktığımızda bunu rahatlıkla görebiliyoruz. İnsan kendisi ile olan kavgasını, savaşını anladığında başkalarıyla olan didişmesini otomatikman bitiriyor. Her şey o kadar kolaylaşıyor ki aslında. Bunu fark ettiğinde kendine de büyük bir iyilik yapmış oluyorsun. Yaşanılan sorunların en büyük nedeni, yine sorunları yaşayan veya ortaya koyan kişinin kendisi olduğunu görüyorsun. Yani, olaylara bakış açımız, olaylara verdiğimiz anlamlar, önceliklerimiz, tercihlerimiz, arzularımız, karakterimiz vs. vs… bir sürü tanım sıralayabiliriz bu konuda.
İyilik ve kötülüğü irdelerken kendime dönüp soruyorum şimdi;
Kabil mi suçlu? Habil mi öldürülmeyi hak etti?
Konuyu daha fazla uzatmadan, şu an aklıma gelen bir şarkı sözü ile yazımı sonlandırıyorum. “Masum değiliz hiç birimiz…”
Ben kendi içimdeki Habil ve Kabil varoluşlarına karşılık, ağzıyla yangına su taşıyan serçe kuşunu seçtim. Başarabilir miyim bilmiyorum. Ya siz?
Sevgi ve saygılarımla…
İçerik Rss - Haberler Rss
Tasarım ve Programlama: Omnportal