

KÖY ÇOCUKLARI, FOTOĞRAFLAR, KIYAFETLER... - Havva ÇATALBAŞ

KÖY ÇOCUKLARI, FOTOĞRAFLAR, KIYAFETLER...
Yazar: Havva ÇATALBAŞ |
Tarih:7 / 2 / 2012
Günümüzde bilimin ulaştığı korkunç (!) seviyeye rağmen, beynimizin çalışma şekli hala tam olarak çözülebilmiş değil. Bazen internette sörf yapar gibi düşünürken buluruz kendimizi. Bazen de yeni yaşadığımız bir olaya kafa yorarken, bir bakmışız otuz yıl öncesinden bir karenin içinde...
En sıradan bir işle uğraşırken küresel ısınmayı düşünebilir, çok ciddi bir toplantıda çocukken yaşadığımız bir olayı anımsayıp gülmemek için dudaklarımızı ısırabiliriz. Uykunun en tatlı yerinde sanki bir el dokunup bizi dürter ve kulağımıza;
"O gün arkadaşın sana neden öyle söyledi acaba? Peki ya sen niye öyle davrandın?"
diye fısıldayıp uyandırır da, gündüz olsa asla üzerinde durmayacağımız saçma sapan şeyler için uykusuz sabahlarız. Kimi zaman da tam tersine çok iyi bildiğimiz halde, en gerekli olduğu zamanda, bir ismi anımsayamaz, deliye döneriz.
Beynimizin daldan atlayarak bize oynadığı bu oyunu; ağacın en üst dallarından kopan bir elmanın yere düşerken pek çok dala, elmaya ve yaprağa çarpıp, düşen elmayla bir ilgileri olmamasına rağmen onları titreştirmesine benzetirim. Bir olay önceden yaşanmış başka olaylarla küçücük bir bağlantı kurar ve belleğimizdeki pek çok fotoğraf açığa çıkar. En çok da çocukluğumuzla ilgili fotoğraflar... Bir koku, bir ses, bir tat, bir görüntü birdenbire açıverir belleğimizdeki albüm sayfalarını...
Bazen "Keşke çocukken bir fotoğraf makinem olsaydı!" diye düşünür, sonra da hemen vazgeçerim bu düşüncemden. Sanki o zaman belleğimdeki görüntüler bu kadar canlı olmaz, gerçek fotoğraflardakine benzeyip donup kalırlarmış gibi...
Bizim şimdikiler gibi öyle albümler dolusu fotoğrafımız olması mümkün mü? Hepi topu bir kaç tane çocukluk fotoğrafımda da zaten objektife bakmak şöyle dursun, çığlık çığlığa ağlayıp, beni tutan kollardan kurtulmaya çalışmışım :))
Ne o zamanlar fazla fotoğrafım olmayışını, ne de o fotoğraflarda cicili bicili kıyafetler giymeyişimi hiç mi hiç önemsemedim. Daha doğrusu bunun kimse için bir önemi olacağını da hiç düşünmedim bile. Ta ki yeni tanıştığımız birinin insanları çocukluk fotoğraflarındaki kıyafetlerine göre değerlendirdiğini öğrenene kadar...
Oysa çocukluğunu köylerde yaşayanların ne fotoğraflara ne de süslü püslü kıyafetlere pek de ihtiyaçları yoktur. Çünkü belleklerinde öyle renkli, öyle doğal, bazen de öyle öğretici görüntüler gizlidir ki, bunlar gerçek fotoğraflarla asla anlatılamaz.
Yemyeşil yaprakların arasından görünen davetkar kırmızı kirazların en güzellerini yemek için ağacın tepesine tırmanıp, rüzgarda ağaçla birlikte sallanırken annemin yüreğini ağzına getirişim nasıl anlatılır fotoğraflarla?
Ablamla geceleri uyumadan önce burnumuzu cama dayayıp milyonlarca yıldızın göz kırpışını izlerken yaptığımız benzetmeler ve kurduğumuz hayaller sığar mı fotoğraflara?
Üstünde ıhlamur kaynayan odun sobasının çıtır çıtır sıcaklığında lapa lapa yağan karı seyredip; kar tanelerinin nasıl olup da havada asla birbirine yapışmadığına hayretle bakışımızı yansıtabilir mi fotoğraf kareleri?
Fındık bahçelerindeki mor menekşelerin kokusu, dağ çileklerinin baygın tadı, çakal eriklerinin ekşisi, yumurtadan yeni çıkmış civcivlerin içimize dodurduğu sevinç; ellerimizi, dudaklarımızı mora boyayıp, diken çiziği içinde bırakan böğürtlenlerin tadı belleğimizdeki fotoğraflarda saklanabilir ancak... Ya dedemden gizlice bindiğim atı dörtnala sürerken, hem coşku hem de yakalanma korkusuyla çarpan yüreğimin gümbürtüsünü hissettirebilir mi fotoğraflar?
Hala öbek öbek bulutları;
"Bak şu hortumunu uzatmış bir fil!"
"Şurdaki kocaman bir kaplumbağa!"
"Yavrusuyla birlikte yüzen bir yunus!" diye izliyorsanız, benim gibi çocukken çimenlere uzanıp bu oyunu oynadığınız içindir...
O zamanlar köy çocukları betonlar arasında hapis gibi değil;uçsuz bucaksız kırlarda, ormanlarda geniş ufuklara bakarak özgürce büyürlerdi. Hilkat garibeleriyle dolu çizgi filmleri izlemek yerine, kendi hayallerini kurar, kendi masallarını uydururlardı. Ağaçları, çiçekleri, börtü-böceği, hayvanları, doğal ortamlarında tanırlardı, kitaplarda değil. Kendi oyuncaklarını kendileri yapar, hatta oyunlarını bile kendileri uydururlardı. Bayramdan bayrama annelerinin diktiği kıyafetlerle mutlu olurlardı... İçlerinden başarılı olanlar da yatılı okullar sayesinde okurlar, öğretmen olurlardı...
Sonra, çok uzun yıllar sonra biri çıkar;
"Ben köy çocuklarının yatılı okullarda okutulup öğretmen yapılmasına karşıydım çünkü giyinmekten bile haberleri yoktu." Deyip bir de;
"Ben insanların çocukluk fotoğraflarına bakarım. O fotoğraflardaki kıyafetleri onların ve ailelerinin durumları hakkında herşeyi anlatır." diye eklerse, şaşkınlıktan kocaman açılmış gözlerle konuştukça batan bu zavallı insana acıyarak bakıp;
"İnsanlar kıyafetleriyle karşılanır, karakteriyle uğurlanır." sözüne uygun olarak uğurlanır, tartışmaya bile gerek duyulmadan, bir daha görüşmemek üzere...
Gönül kapılarımızı ne arkadaşlarında ne de başka insanlarda dış görünüş, kıyafet değil; kişilik, güler yüz, sevgi dolu bir kalp arayan gerçek dostlara, gerçek insanlara açalım. Biz de öyle olalım ki bize de sevgi dolu gönül kapıları ardına kadar açılsın... Gerçek dostlara selam olsun...
İçerik Rss - Haberler Rss
Tasarım ve Programlama: Omnportal