Menü
Üye İşlemleri
Kullanıcı adı
Şifre
Tavsiye Et
Ad, Soyad:
Gönderen:
Alıcı:
Güvenlik kodunu giriniz:
captcha
E-Mail Bülteni
Ad, Soyad:
E-Mail:
    

Şimdilerde TV Kanallarında Pek Moda! NOSTALJİ YILLAR - Mine BALABAN

Şimdilerde TV Kanallarında Pek Moda! NOSTALJİ YILLAR

Yazar: Mine BALABAN |  Tarih:23 / 1 / 2012


        Bu yazımda biraz gerilere gitmek istiyorum. Şöyle 70’li yıllara… Bizim kuşak çok iyi bilir aslında o yıllarda çocuk olmak, nasıl bir duygudur. Eminim 60’lı yıllar daha da farklıydı. 80’ler 90’lar gibi… Hele de şimdinin çocuklarının yaşadığı çocukluk, çocukluktan öte bir şey bana göre…

   

         O yıllarda yani çocukluğumuzda bir kadınlar matinesi denilen gazinolar ve sinemalar vardı büyük şehirlerde.  Yazlık sinema olayı vardı mesela. Daha ilkokul çağlarımızdı o yıllar. Mahallenin neredeyse tüm kadınları toplanırlar ve zeytinyağlı biber dolmaları, sarma dolmaları, börekler, kekler bir gün önceden hazır edilmiş bir halde Kumkapı Gar gazinosuna gidilirdi. Sadece kadınlar ve çocuklar… O zamanın meşhur şarkıcıları, türkücüleri sahne alırlar. Kadınlar oturdukları yerden eşlik ederler, hareketli parçalarda masaların etrafında göbekler atılırdı. Sonra yemek kapları ortaya çıkar, acıkan, mızıldanan çocukları doyurma bahanesi ile bir güzel silinip süpürülürdü yanlarında getirdikleri yiyecekler. Şimdi düşünüyorum da gazinolar demek ki yiyeceğinizi evden getirebilirsiniz diye izin vermiş ki bu kadar kadın elleri kolları dolu geliyordu oraya. Yoksa gazinoya gideceksin eğlenmeye birde yemeğini yanında götüreceksin adamı vururlar herhalde Kahkaha abartmayayım vurmasalar da ite-kaka kapının önüne atarlar bir güzel. Demek ki gazino sahipleri o zaman böyle bir imkân sunmuşlar kadınlara. Yoksa hangi ev hanımı üstelik çocuklu her 15 günde veya ayda bir kocasından izin alıp kadınlar matinesine gideceğiz şu kadar para ver derdi ki… Sadece sanatçı için para ödüyorlardı sanırım. Ya da masa başıydı. Artık masayı kaç kişi doldurursa o kadar kişiye bölüyorlardı aralarında. İki üç saat kadar sürüyordu sanırım. Sonra herkes geldiği gibi toparlanıp evine dönüyordu. Gar gazinosu hemen Kumkapı  tren istasyonunun bitişiğindeydi. Gazino istasyondan aşağı seviyede olduğundan tren beklerken, gazinonun yan dış duvarı ile çatısını rahat rahat görüyorduk. Eve dönüş öğleden sonra trenle oluyordu yine. Aynı mahalleden beş on komşu kadın ve onların çocukları büyüklü küçüklü…  Gülümse

    

         Babalar bu konuda hiç itiraz etmezlerdi gittikleri için. Ne annemden ne komşu teyzelerden bu konuda;

    

         - Akşam bizimki surat etti. Burnumdan getirdi… vs vs. sözlerini hiç işitmedim. Babam da akşam geldiğinde anneme sadece;

 

         - Gittiniz mi? Nasıl geçti? der. Başka bir şey demezdi.  Kadınlar gidecekleri gün gelmeden evin tüm işlerini ayarlarlar geldiklerinde de akşam yemeğini ya sabahtan yapmış olurlar ya da pişirmeye hazır şekilde bırakmış olurlardı. Yani babalar eve geldiğinde aksayan bir şey çıkmazdı.

   

         Eve gelince anneler mutfak işine, bizlerde mahalle arasında kendi yaşıtlarımızla kendi oyunlarımıza yönelirdik. Büyükler bizleri kendi oyunlarına pek almazlardı. Ancak grup oyunlarında kuka, saklambaç ya da ip atlama da alırlardı. İp çevirecek, ebe olacak saf çömezler lazım olduğunda yani. Sırf onlarla oynayabilmek için saf olarak görmelerine izin verirdik. Ama haksızlık etmeyeyim iyi koşan, uzun süre takılmadan atlayanlarımızda vardı aramızda. Onlar bizden daha fazla oyunlarına katılma imkânı bulurlardı her zaman.

    

         Gazinoların kadınlar matinesinden hariç bir de sinemaların kadınlar matinesi olurdu. O gün o saatte sinema sadece kadınlara ve çocuklarına ait olurdu. Erkekler gelmezdi. Rahat rahat, küçük çocuk ciyaklamalarına rağmen film izlenirdi. Oysa babalarla gidildiğinde bu ciyaklamalara ne anneler ne de babalar dayanamazdı. İş annelerin üstüne yıkıldığında ise tüm anneler aynı şeyi yaşadığından genellikle çoğu bu ciyaklamaları duymazdı bile. Çünkü küçük çocuk huysuzluklarına hemen hemen hepsi alışkın idiler. En fazla

    

         - Biraz sessiz lütfennn! Şaşırmış diye ara ara uyarırlardı.

    

         Sinemanın işletmecisi komşumuzdu. Zaman zaman misafirliğe giderdik onlara. Yetişkin iki tane kızı vardı. Her gittiğimizde küçük şeffaf poşetlere fındık, leblebi, çekirdek koyuyor olurlardı. Sonra bu poşetlerin ağızlarını yanan mumun üzerinden geçirerek çerezlerin taze kalması için poşeti mühürlerlerdi. Çaylar içilir, kekler börekler yenilir sonra gelsin leblebiler,  çekirdekler ortaya… Hem “kusura bakmayın”, derlerdi hem de tepsiler içinde malzemeler ortaya getirilirdi. Biz çocuklar en çok mumlamayı severdik. Elimiz yanacak korkusundan ya çok hızlı geçirirdik ki o zaman poşetin ağzı tam mühürlenmezdi ya da çok yavaş geçirirdik o zamanda naylon poşet eriyiverir yamuk yumuk olur,  usta işi olmadığı kabak gibi ortaya çıkardı. Hem elini yakmayacaksın hem de poşetin bir kenarı bile açık kalmayacak, poşetin şekli de bozuk olmayacak. Büyükler kaşıklarla minik poşetlere terazi misali malzemeleri eşit koymakla mükellef. Bir kişi de poşetlerin kolay açılması, seri biçimde içine malzeme konulması için ağız kısmını ovalayacak, buruşturmadan üstelik… Sepetler dolusu yapılırdı o gün. Kalabalık imece usulü… Sonra yani ertesi gün kadınlar matinesine gidilir ve bir gün önce o bizimde destek vererek yaptığımız çekirdekler, leblebiler, fındıklar film ara olduğunda o zamanın parası ile 10 kuruş 5 kuruş para verilerek satın alınırdı. Bana çok garip gelirdi, çünkü onların yapılmasında o kadar emeğimiz vardı. Şimdi para verip almak içimden gelmezdi. Kaş çatmış

    

         Sonra ben ilkokul ikinci sınıfa gideceğim yıl semt değiştirdik. Değiştirdik ama birçok akrabamız, tanıdığımız, komşularımız, dostlarımız orada kalmıştı. Yeni yerimizde yeniden komşu edinsek bile onlarla olan irtibatımızı hiç kesmedi annem. İki istasyon ileri gitmiştik sadece. Sık sık eski komşuları, tanıdıkları ziyarete gitmeye devam ettik. Üstelik babamın akrabaları orada yaşıyorlardı. Yeni yerimizde böyle günler yaşadığımızı pek hatırlamamakla birlikte göl kenarına taşındığımız yıllarda yazlık sinema ve çay bahçeleri çok yakındı artık.  İki tane sinema vardı. Hem kışlık hem de yazlık sinemalardı bunlar. Biri çarşının içinde biri ise bizim mahallemizde. Üç günde bir film değişirdi. Yani haftada 4 kez sinema imkânı olurdu ancak çarşı içindekini pek tercih etmezdik. Çoğunluk gençlere yönelik bazen vurdulu kırdılı bazen de o zamanın ahlak anlayışına göre birazcık açık saçık filmler gelirdi. Mahallemizin için de olan yazlık sinema da ise tüm filmler ailelerin rahatlıkla gidip izleyeceği filmler olurdu. Bu yüzden haftanın 2 günü sinema diğer günleri ise gece yarısına kadar kaldığımız göl kenarındaki çay bahçeleri olurdu. Her ikisinin de ortak noktası kocaman bir kese kâğıdı ay çekirdeği veya kabak çekirdeği olurdu. Bazen de patlamış mısır, frigo dondurma. Yine oturduğumuz sitenin sakinleri, mahallenin bilindik insanları birlikte olurlardı. Çocuklar, gençler, kadınlar, yaşlı teyzeler ve bazı babalar. Bizim babamız işten her zaman geç geldiğinden genellikle ya annemle ya da annemsiz bir şekilde giderdik yine de. Annem sinemaya gelmese de çay bahçesine mutlaka gelirdi. Eğer bu gidişleri biraz fazlalaştırırsak önce bu akşamda evde oturun diye itiraz eder baktı ki olmuyor o zaman da son çare eline oklavayı veya terliği alıverir tehditkâr bir şekilde sallardı. Kırın bacağınızı bu akşamda evde oturun diye çıkışırdı. Herkes öfler püfler, biraz yükselir sesler ama kazanan genellikle annem olurdu. Çünkü annemin sözünü çiğneyerek gittiğimizde hiç mutlu olmazdık. Hem öfkeli olurduk hem de huzursuz olduğumuzdan hiç zevk alamazdık. Oturduğumuz sürece herkes somurturdu ve kalkana kadar,

    

         – ama annem de haksız ama…Kararsız der dururlardı.

    

         Sanki kendimiz çok haklıymışız gibi. Kahkaha Ben genellikle araya kaynayan, bu işte sorumluluğu fazla olmayan biri olduğumdan annem benimle değil ablalarımla yaşardı bu çekişmeyi. Ben sade arada bir,

    

         – lütfen anne, gidelim anne…Masum diye ısrarda bulunurdum.

    

         Onlar isyan edip giderlerken ya peşlerine takılırdım ya da annem zorla gönderirdi sende git peşlerinden diye. Her iki şekilde de giderdim yani. Ama ruhum huzursuz bir halde. Ertesi gün her şey unutulurdu. Sanki dün gece yaşanan fırtına hiç yaşanmamış gibi hayat devam ederdi.  

    

70 li yıllarda büyük şehirlerde çocuk olmak böyle bir şeydi. Henüz değer yargılarının yitirilmediği, karşılıklı saygıların sürdüğü, çocukların çocukluğunu rahat rahat yaşadığı bir dönemdi. Oyunların sokakta oynandığı, her bayram iyi kötü mutlaka yeni kıyafet alındığı bir dönemdi.  Apartmanlar daha az, 3- 4 katlı evler daha fazlaydı. Komşularımız akrabalarımız kadar yakındı, vefalıydı.

    

         Şimdi her devir kendi asrını yaşar sözüne geliyorum. Bu devir farklı bir devir. Yeni bir asır yaşanıyor. Hızlı, acımasız, zor. Sokakta oynamak yerine, bilgisayarda yaşamdan soyutlanarak oynuyor çocuklar. Sinemaya ailecek gitmek yerine, evde televizyonda sanki çok matahmış gibi reklamlarla dayatılan dizileri izliyorlar. Evde kimse yoksa komşu teyzenin kapısını çalıp “annem evde yok, size gelebilir miyim? Bile diyemiyorlar. Bayramları beklemeden her fırsatta yeni bir kıyafet alma, onu da kısa sürede tüketme sevdasındalar.  

      

         Yaşlandık mı ne? Geçmişi özlemle anar oldum. Yoksa gelen gideni aratır sözünü mü yaşıyorum? Ya da televizyonların nostaljik yıllara dönüşü mü etkiledi? Gülümse  Daha iyi yarınlara diyerek saygı ve sevgilerimle…




Paylaş: Facebook  Twitter  Stumbleupon  Delicious  Google
Yazarın diğer yazıları

İçerik Rss - Haberler Rss
Tasarım ve Programlama: Omnportal