

BAŞKA DÜNYALAR - Ayşe AYKUT

BAŞKA DÜNYALAR
Yazar: Ayşe AYKUT |
Tarih:13 / 1 / 2012

Bayram tatilinde Güney Afrika ve Zimbabve seyahati yaptım. Ümit Burnu'nda kendimi dünyanın ucunda hissettim. Okyanusların kesiştiği noktada yüzümü denize dönüp, ne kadar küçük kaldığımı farkettim. Ancak belgesellerde ekrandan izlediğimiz hayvanları, doğal ortamlarında görebilme şansını buldum. Dini inanışın başka; geleneksel anlayışın bir başka oluşum hikayesine dayandırdığı, tabiat ananın harikası Victorya Şelalesini gördüm.
Hani insan hafızası,güzel anılara karşı nankör olup,acıları ve kırgınlıkları unutmazmış ya, veya ilgi alanına göre algılarda seçici davranırmış ya.... Benim aklım teneke evlerde, içerdekilerin okuyamadığım hikayelerinde kaldı..
Nelson Mandela, yirmi sekiz yıllık hücre hapsinden sonra, 1990'da serbest kalmış.
Beyazlarla üç yıl süren görüşmeler sonunda Apartheid (ayrılıkçı rejim) süreci sona ermiş. Neticede seçimlere gidilip, yönetim siyahlara geçmiş. Siyahlar adına kabul edilen pozitif ayrımcılıklara göre, kamuda işe alımlarda, önce siyah kadınlar, sonra erkekler, daha sonra beyaz kadınlar ve beyaz erkekler olmak üzere sıralama getirilmiş. Nüfusun yüzde doksanı siyah olduğu için, üniversite kontenjanlarında da aynı oran siyahlar lehine korunmuş. Bu alım kriterlerinin eğitimin kalitesini düşüreceği gerçeği varsa da, kabul ettirilmiş. Ekonomik güç, yine beyazların elinde.. Eğitim ve insan hakları konusundaki kazanımlarla yetiştirilecek siyahlara kalıyor bütün iş..
Mandela, beyazların mallarına el koymadan anlaşmayı kabul ettiği için eleştirilmiş bile. Dışarıdan bakıldığında yorum yapmak, akıl yürütmek kolay da, her ülkenin iç dinamikleri, gerçekleri, geleneksel yapıları çok farklı... Barışı yapmak da, taraflardan birinin haklı olduğu iddiasıyla, taviz vermeden sonuca gidilecek bir süreç değil. İnsan kendini yirmi sekiz yıl mahkum edenleri nasıl affeder??.. Ancak barış için herhalde. Belki de Mandela'nın büyüklüğü buradan geliyor..
Güney Afrika Cumhuriyetinin şimdiki cumhurbaşkanı, ilkokul mezunu, üç hanımlı bir zenci. Hakkında da yolsuzluk ve cinsel taciz suçlamalarıyla dolu suç dosyaları... Eldekilerin kalitesi bu olunca Mandela ne yapsın!!!..
Johannesburg, Ülkenin üç idari başkentinden biri olmasa da, en büyük şehir ve ticaret merkezi. Çok uluslu şirketlerin ofisleri şehir merkezindeki gökdelenlerde yerlerini almış. Altın ve gümüş madenlerinin üzerine kurulu olduğundan Altın Şehir de denirmiş bu kente. Yüzyıldan beri dünya altın üretiminin üçte biri burada üretilirmiş. Büyümesinin temelinde değerli taşlar olunca, sömürü düzeniyle beslene beslene, bir çok anlamda kutupları, zıtlıkları barındıran bir şehir olmuş.
Seyir Tepesi denilen yerden şehri seyrettik önce. Önümüz alabildiğine ağaç. Uzaklarda ormanı delip göğe yükselen binalar şehir merkezinin yerini belli ediyor da "Şehir nerde?" derseniz, ağaçların altında!!.. Dünyanın ağacı en bol şehirlerinden biriymiş.. Panoramik görünüş, öbek öbek pembe eflatun çiçeğe kesmiş jakaranda ağaçlarıyla, yeşil yapraklı ağaçların dağılımından dama tahtası görüntüsü sunuyor. Bilinmeyene yolculuğun heyecanı ile şehri keşfetmeye can atıyorum..
Gelmeden önce, sanatçı Yüksel Uzel'in sevdiği adamın peşinden buralara geldiğini, sonra da yerleştiğini duymuştum. Evinin bir bölümünü pansiyona çevirdiğini, hatta Türkiye'den gelenlerinin çoğunun bu evde konakladığını biliyordum. Dört dönümlük arazide kurulu bahçeli, havuzlu evinde, yardımcılarıyla, beslediği hayvanlarıyla yeni bir dünya kurduğunu da okumuştum. Bildiklerim bu olunca, şehir dışında bir çiftlik evi canlanmıştı hayalimde. Şehrin bu bölümünde tüm evlerin aynı konseptte olduğunu görünce "Bu nasıl şehir, bunun neresi Afrika" demekten kendimi alamadım.
O kadar farklı bir yerleşim ki; her ayrıntı sorgulamayı gerektiriyor. O devasa bahçeler duvarlarla çevrili. Duvarların üzeri de elektrikli güvenlik telleriyle donatılmış. Bahçe kapılarının yan duvarında, alarm sistemlerini kuran şirketlerin tanıtım levhaları.. Şartlar yeni bir sanayi kolu doğurmuş burada. Gasp ve soygunculuk suçlarının en yaygın olduğu dünya şehirlerinden biriymiş tabi ki. Bu semtlerde oturan üst sınıf vatandaşlar, caddelerde yürüyebilmek bir yana, duvarların tellerin arkasında güvenli yaşayarak, bedel ödüyorlar desem... yalan olmaz.
Bütün işleri siyahlar gördüğü için, onlar heryerde varlar. Veya kaybedecek şeyleri olmadığından kendilerini korumak ihtiyacı da hissetmeyip rahatlar.
Madem ki uçurum sözkonusu, yamacın diğer tarafını merak etmemek mümkün mü? Hele o tarafta üç milyondan fazla insan (zenci) yaşıyorsa (yaşayamıyorsa).. Sanki bu insanların biyolojik renkleri, kaderlerinin de rengi olmuşsa...
Siyahların yerleşim bölgelerine, turist bile olsanız ya zenci korumalar eşliğinde, ya da otobüslerle girebiliyorsunuz. Şehirden çıkar çıkmaz, otoyol boyunca kilometrelerce uzanan teneke evlerden oluşmuş mahallelere gelince.. Onduline benzeyen materyalden yapılmış, en fazla üçe beş metre ebadında, konteyner gibi bir yapı ve bunun toprağın üzerine oturtulduğunu düşünün.. Pencere yok, sadece bir kapı, tuvaletler dışarıda, su da yok.. Yakın zamanda elektrik verilmiş, çünkü ülkede nükleer santraller var. Kulaç genişliğinde sokaklar, yığınlar halinde insanlar buralara tıkıştırılmış. Sanki birileri o kadar geniş alana yayılınca, bazılarına da yerler dar gelmiş gibi. AİDS’in en yaygın olduğu ülkelerden biri olduğundan, erken ölümler o kadar fazlaymış ki; dış göç almasına rağmen nüfus artmazmış. Yine bu ölümlerden dolayı anasız babasız, sosyal güvenceden yoksun o teneke evlerde yaşayan bir sürü sahipsiz çocuk...
Cape Town'da bir parkta Cecile Rodez'in heykeli var. Kimliğini merak ediyor, öğrenince de "Bu insanlar hala bu heykeli niye burda tutuyor" demekten kendimi alamıyorum. Rodez, değerli taşlar ticareti yapan, sömürgecilerden biri. Mücevher alanında uluslararası isim yapmış DE BEERS şirketinin sahibi de Rodez'in oğullarından biri. Meğerse RODEZYA ismini bu zattan almış. Bazı romanlarda veya filmlerde "Afrika'da çiftlik sahibi beyaz" karakterleri vardır. Ülkenin üçte biri beyazların çiftliği iken, Rodez de çiftlik sahiplerinin en varlıklısıymış. Sömürge lugatına girmiş "Rodez'in çiftliği" benzetmesi de buradan geliyormuş.
Afrika'daki ülkelerin sınırları, kapitalist devletlerin egemenlik alanlarına göre çizilip, isimleri de onlara göre verilmiş. 1960'lardan sonra sömürgeler birer birer bağımsızlıklarına kavuştukça, isimlerini de değiştirmişler. Artık Rodezya diye bir ülkenin olmadığı gibi... Umarım, o heykeli kaldıracak bilinç oluşur, heykel de yok olur..
Zimbabve'de bir yerli köyü de ziyaret ettik. İlk gözüme çarpan toprak yoğunluğu oldu burada. Yerler toprak, kulübeler topraktan yapılma. Dört beş kulübe, yine topraktan yapılmış, insan boyundan yüksekçe duvarlarla çevrilmiş. Bunu, bahçenin değil de evin duvarı, içeri de kalan kulübeleri de odalar olarak düşünün, alın size ekonomik şartlar ve coğrafi durumun oluşturduğu yerleşim modeli.. Kulübelerin (odaların) biri ebeveynler, diğeri kız çocuklar, bir başkası erkek çocuklar için ayrılmış. Mutfak yine ayrı bir kulübe. Dünyanın her yerinde var olan kural burada da geçerli; gücü olan erkeklerin birden çok eşi var, onlar için ayrı kulübeler burada da mevcut...
Biz önce Amerikalı zencileri tanıdık. Sporcu, sanatçı hareketli insanları yani.. Afrika'da anneler çocuklarını sırtlarında bez torbaların içinde taşırlarmış yıllarca.. Temeli oraya dayanan bir yavaşlık, isteksizlik var davranışlarında. Trafikte koşuşturma, işe yetişme telaşıyla zamanla yarışarak yaşamanın getirdiği çabukluk yok insanlarda. Turistik tesislerde, ucuz işçi oldukları için gereğinden fazla insan istihdam edilmiş. Genelde kahvaltı self servis olur, çayınızı da kendiniz alırsınız. Burada görevliler servis yapıyor. Ama yapamıyorlar işte. Uyurgezer gibi masaların arasında dolaşıp, iş üretemedikleri bir gerçek. Ama hep güleryüzlü, hep ezik, hep hüzünlüler.
Dünya içinde çok farklı kültürler var.
Onları tanıdıkça, dünyanın merkezi olmadığımızı anlıyor, aynı zamanda kendimizi tanıma, dışarıdan bakabilme fırsatı yakalıyoruz.
Herkesin insanca yaşayabileceği bir dünya düzeni en büyük temennimiz..
İçerik Rss - Haberler Rss
Tasarım ve Programlama: Omnportal