Menü
Üye İşlemleri
Kullanıcı adı
Şifre
Tavsiye Et
Ad, Soyad:
Gönderen:
Alıcı:
Güvenlik kodunu giriniz:
captcha
E-Mail Bülteni
Ad, Soyad:
E-Mail:
    

Kursu

Ad, Soyad: *
Başlık: *
Kalan karekter sayısı:
Mesaj: *
Güvenlik kodunu giriniz: captcha
*
(* Doldurulması zorunlu alanlar)



Nilgün Kavas1980 - 19/02/2012 11:23:04

Mineciğim bu güzel yazın hayli düşündürdü beni,yazıdaki baba gibi hem ağladım hem düşündüm,bizler çalışacağız diye çocuklarımızın nasıl büyüdüğünün farkına bile varamadık.Yinede Çok şükür bugünümüze, Allah bugünlerimizi aratmasın.sağlıcakla kal.Devamını bekliyoruz.


Havva Altunbaş - 16/02/2012 15:22:47

Mineciğim, paylaştığın bu duygusal ve öğretici yazıdan çok etkilendim.Okumayı bitirdiğimde tıpkı yazıdaki baba gibi ben de gözyaşları içindeydim.Neden ağladığımı merak eden kızıma da kısaca anlattım. Sonra kendisi de okuyacak. O da zaten taze anne olduğu için çok duygusal, ağlamaya bahane arıyor :)) Bu güzel paylaşımın için seni tebrik ediyor,devamını bekliyorum canım. Sevgiler, selamlar...


Mine Balaban - 15/02/2012 17:34:17

\"Bir İnsanın Anavatanı Çocukluğudur.\" (Epictetus)
Bir gün seminere başlamadan önce kısa boylu güler yüzlü birisi geldi, Hocam elinizi öpmek istiyorum, dedi. Ben el öptürmekten pek hoşlanmadığım için, yanaktan öpüşelim, dedim, öpüştük. Aramızda şöyle bir konuşma yer aldı:
- Hayrola, neden elimi öpmek istedin?
- Hocam, üç yıl önce sizin bir seminerinizi katıldım. Hayatım değişti. O seminerden sonra daha mutlu bir ailem var ve size teşekkür etmek istiyorum; onun için elinizi öpmek istedim.
- Ne oldu, nasıl oldu?
- Üç yıl önce şirketimizin organize ettiği iki günlük bir seminerde bizimle beraberdiniz. O seminerin bitişine doğru dediniz ki, Bir insanın anavatanı çocukluğudur. Çocukluğunu doya doya yaşayamamış bir insanın mutlu olması çok zordur. Bir annenin, bir babanın en önemli görevi, çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır.
Bir süre sustu, bir şey hatırlamak ister gibi düşündü, sonra konuşmaya devam etti:
- Hatta daha da ilerisi için söylediniz; dediniz ki, Bir ulusun en önemli görevi çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır. Ben bir baba olarak sizi duyduğum zaman kendi kendime düşündüm: Ben bir baba olarak çocuğumun çocukluğunu doya doya yaşamasına fırsatlar yaratıyor muyum? Böyle bir sorunun o zamana kadar hiç aklıma gelmediğini fark ettim. Ben ne yapıyorum, diye düşündüm. Benim yaptığım sanırım birçok babanın yaptığının aynısıydı. Dokuz yaşındaki oğlum ben işten eve gelince beni görmemeye, benden kaçmaya çalışıyordu. Neden kaçmaya çalışıyordu, biliyor musunuz, Hocam?
- Hayır, neden? - Çünkü onu görünce hemen şu soruyu soruyordum. Oğlum bugün ödevini yaptın mı? Tuhaf tuhaf bakıyor, gözünü kaçırıyor, daha da sıkıştırınca, hayır anlamına gelen, cık sesini çıkarıyordu. Kızıyordum, söyleniyordum, Niye yapmıyorsun ödevini! diyordum. Aramızda sürekli tartışmalar, sürtüşmeler oluşuyordu. Tabii bunun sonucunda bütün aile huzursuz oluyordu.
Burada biraz sustu, soluklandı. Sanki hatırlamak istemediği anılar vardı; onların üstesinden gelmeye çalışıyordu. Sonra konuşmaya devam etti:
- Ben sizin seminerinizden çıktıktan sonra düşünmeye başladım. Ben ne biçim babayım, diye kendime sordum. Seminer için geldiğim İstanbul\'dan çalışma yerim olan Kayseri\'ye gidinceye kadar düşündüm; otobüste bütün gece düşündüm ve sonra kendi kendime dedim ki, eşimle konuşayım, biz birlikte bir karar alalım. Diyelim ki bu çocuk isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama doya doya çocukluğunu yaşasın.
- Radikal bir karar!
- Evet, uçta bir karar, ama bu karar içime çok iyi geldi, Hocam. Gerginliğim, üzüntüm gitti, içim rahat etti. Ben eve gelince eşime dedim ki, hadi gel otur, konuşalım. Yemekten sonra oturduk konuştuk, çocuklar yattı biz konuşmaya devam ettik. Seminerde anlatılanları aktardım, böyle böyle böyle diye izah ettim ona ve en nihayet dedim ki, ya benim gönlümden ne geçiyor sana söyleyeyim. Bizim oğlumuz var ya bizim oğlumuz, o isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama çocukluğunu yaşasın! Şimdiye kadar onun çocukluğunu yaşamasıyla ile ilgili pek bir çaba göstermedik, bir bilinç göstermedik, oluruna bıraktık. Gel şimdi değiştirelim bunu.
- Eşiniz ne dedi?
- Hocam biliyor musun ne oldu?
- Ne oldu?
- Karım hayretle bana baktı ve dedi ki, Bu ne biçim seminer be! Kim bu adam? Öyle şey mi olur; yok bizim ki çocukluğunu yaşayacakmış! Bizim çocuk çocukluğunu yaşarken öbürküler sınıflarını geçecek ilerleyecek! Öyle şey olmaz.
- Anlıyorum; anne olarak çocuğunun geride kalmasını istemiyor, kaygılanıyor!
- Fakat hocam ben pes etmedim, bırakmadım, mücadeleye devam ettim. Her gün, her akşam gece yarılarına kadar karımla konuştum. Üç gecenin sonunda bana, peki ne halin varsa gör, dedi.
- Pes etti, yani. Peki, sen ne yaptın?
- İşte onu dediği günün sabahı eşofmanımı, ayakkabımı şöyle kapının yanına bıraktım işe gittim; işten dönünce oğlumun gözüne baktım ve dedim ki, oğlum bugün doya doya oynadın mı? Bana hayretle baktı ve Hayır! anlamına gelen cıkk dedi. O zaman, hadi gel beraber aşağıya ineceğiz, oynayacağız, dedim. Eşofmanımı giydim, ayakkabımı giydim, onunla beraber sokağa çıktık. Pencereden arkadaşları bakıyorlarmış, onlar da sokağa çıktılar; birlikte sokakta oyun oynadık. Akşam saat altıdan sekiz buçuğa kadar sokaktaydık. Eve gelince toz toprak içindeyiz, beraber banyoya girdik, duş yaptık. Havluyla kuruladım, çok mutluyduk ve o günden sonra işten dönünce her gün onunla oynamaya başladım. Her gün, her gün, her gün oynadım. Yedi gün sekiz gün sonraydı galiba, bir gün banyodan çıkarken onu kuruluyorum havluyla, kolumu tuttu, bana döndü ve dedi ki, baba ya, ben seni çok seviyorum. Hocam nefesim durdu, gözüm yaşardı, konuşamadım. Çünkü farkına vardım ki, şimdiye kadar sevdiğini hiç söylememişti. Düşündüm, şimdiye kadar hiç söylemediğinin farkında değildim; belki ömür boyu söylemeyecekti. Ne büyük tehlike! diye düşündüm. Ömür boyu onun bana bu cümleyi söylemediğinin farkında olmayacaktım.
- Demek farkına vardın, seni kutlarım. Senin farkına vardığın bu durum birçok anne ve babanın farkında olmadığı gizil, örtük ama önemli bir tehlike!
- İçimde bir şükür duygusu, havluyla çocuğumu kuruladım ve giydirdim ve artık her gün oyun oynamaya devam ettik. Zaman geçti, iki hafta sonra okul, öğretmen veli buluşması için okula davet etti. Daha önceki veli buluşmalarında öğretmen, Sizin oğlunuz akıllı bir çocuk, ama ödevleri kargacık burgacık yazıyor, dikkat etmiyor. Sınıfta arkadaşlarını rahatsız ediyor, onları itiyor kakıyor, lütfen onunla konuşun. Ödevlerine ilgi gösterin, sınıfta arkadaşlarını rahatsız etmesin. Ödevlerini doğru dürüst yapsın, demişti. O nedenle öğretmen buluşmasına gitmekten çekiniyordum. Bu davet gelince ben eşime dedim ki, hadi okuldaki buluşmaya beraber gidelim! Yok, dedi, sen tek başına gideceksin, ben gelmeyeceğim.
- Eşiniz gelmek istemedi!
- Hayır istemedi. Ya beraber gidelim, diye ısrar ettim hayır hayır sen yalnız gideceksin dedi. Ben yalnız gittim ve diğer veliler geldikçe sıra bende olduğu halde sıranın arkasına geçtim, sıranın arkasına geçtim ki başka kimse olmadan öğretmenle konuşayım, diye. Mahcup olacağımı düşünüyordum. Her şeyin daha kötüye gittiğini düşünüyordum. En nihayet bütün veliler öğretmenle konuşmalarını bitirip gittiler. Sıra bende! Öğretmenin karşısına geçtim, bana baktı gülümsedi, siz ne yaptınız bu çocuğa, dedi. Hiç cevap vermedim, önüme baktım. Lütfen söyleyin ne yaptınız bu çocuğa, dedi. Çok mu kötü hocam? diye sordum. Gülümsedi, hayır, kötü değil, dedi. Artık sınıfta arkadaşlarını hiç rahatsız etmiyor, ödevleri iyileşti, tam istediğim öğrenci oldu. Ne yaptınız bu çocuğa siz?
- Herhalde bir baba olarak çok mutlu oldunuz?
- Hocam biliyor musunuz öğretmenin karşısında ağlamaya başladım. İnanamıyordum kulağıma, içimden, vay evladım, biz sana ne yaptık şimdiye kadar, duygusu vardı. Eve geldim, karım yüzüme baktı, gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı. O kadar mı kötü? diye sordu. Ona da cevap veremedim Hocam, ona da cevap veremedim! Ağladım. Daha sonra anlattım. Hocam onun için sizin elinizi öpmek istedim, teşekkür ediyorum. Benim oğlumun ve onun küçüğü kızımın hayatını kurtardınız. Ailemin mutluluğu kurtuldu. Hakikaten bir insanın anavatanı çocukluğuymuş. Anavatanı mutlu olan bir çocuk çalışmasını, okulunu her şeyini bütün gücüyle yapar ve orada başarılı olurmuş. Gel seni yeniden kucaklayayım! dedim. Kucaklaştık. Çocuklar gülsün diye! yaşayalım. Çünkü insanın anavatanı çocukluğudur. Çocuklar gülerek, oynayarak büyürse, sonunda büyükler güler. Büyükler mutlu olup gülümseyince tüm ülke, tüm insanlık güler. Çocukların gülmesine hizmet veren
herkese selam olsun!
Doğan CÜCELOĞLU


Ayhan Can - 01/01/2012 03:16:56

Çoklarınız bilir, ülkemizde köylerde yaşayan halkın, yükseklerde yapılmış derme çatma evleri vardır... Yaz aylarında buralara göç eden köylüler hayvancılık yaparlar. Bu evler atalardan kalmış, adına 'Yayla Evi' dediğimiz mekanlardır... Buralar genellikle dağ doruklarında, ormanlar arasındaki su bölgelerinde kurulmuştur... Her yıl mayıs ayında buralara göç eden köylüler,eylül sonlarına doğru köylerine geri dönerler... Yedi aylık uzun bir kış dönemi içerisinde ise, kimseler buralara uğramaz... Benim de dedelerden kalmış bir evim vardır yaylada... Her ne kadar hayvancılık yapmasam da, zaman zaman benim de oralara gittiğim çok olur... Ancak geleneksel yaz göçünün aksine ben, kışın giderim oralara... Bunun nedenlerinin başında yorulmuş ruhumu, insanlardan kaçarak bir nebze olsun dinlendirmektir.. Bu evler, alışkın olmayan kişilere göre son derece sıkıcı, teknolojiden uzak, vahşi bir yaşam alanı gibi gelebilir... Nitekim ben de önceleri bu duyguları çok yaşamıştım. Elektriğin henüz gelmediği, telefonların işlemediği, haftada bir arabanın geldiği bir yerde bu hayata merhaba demiştim... Öyle ki, hayata tek bağlantımız, TRT 1'in radyosundan cazırtılı şekilde dinlediğimiz 'Yurttan Sesler' programı olurdu... Ancak zamanla teknoloji buralara da girdi, elektrik geldi, telefonlar çekmeye başladı... İnsanlar buralara daha sık gelmeye başladılar... Doğanın o mistik gizemli büyüsü zamanla bozulmaya yüz tuttu... Sadece kışın en sert aylarında buralara kimse gelmiyordu... İşte bana burayı cazip hale getiren, insansız bir bölge olmasından kaynaklanıyordu... İki gün önce yine orada idim... Çok soğuk vardı... Tabiri caizse adamın nefesi donuyordu... Çeşmeler tamamen kalın bir buzla kaplanmıştı... Arabanın mazotu donmak üzere idi... Fazla geç olmadan şehre dönmek zorundaydım... Tam bu sırada arabanın birisinde silahlı adamlar şarkı söyleye söyleye geçtiler... Av yapıyorlardı.. Derken silahlı başka bir grup yine başka bir yöne doğru geçip gitti... Hey Allahım... İnsanlığımdan utanmıştım... En az eksi 20 derecede buzlar içerisinde aç kalmış orman hayvanlarının minnacık bedenlerini yemek için gözü dönmüş cani insanlar, tam techizat kuşanmışlar, av adı altında canavarlıklarını gösteriyorlardı... Eskilerden duymuştum... Gece avına 'Kalleş avı' denilirmiş... Çünkü buzun içerisinde yiyecek bulma mücadelesi veren hayvanlar, zaten açlıktan bitap düşmüş vaziyette iken, gözlerine tutulan projektör ışığı ile iyice sersemletilip vahşice vurulup öldürülmesine verilmiş bu isim... Ne diyebilirim ki... İnsanoğluyuz biz... Doğanın en vahşi yaratığı... Et yiyici bir hayvan türü... Acımasız ve kalleş... Ondan sonra romantiklikten falan bahsederiz... Geçin önce onu... Duygusal şarkılar, mum ışığında akşam yemekleri... Aşklar, sevgiler... Sonra al silahı, kalleşce orman hayvanlarını kendi evlerinde vur... Bu mu insanlık, bu mu medeniyet, bu mu duygusallık?.. 'Hayvanları sevmeyen insanları sevmez.' derler... Bu denli bir vahşetin mimarları her türlü kötülüğü yapabilirler bence...


Kadriye Toykan Yavaş - 06/12/2011 02:07:50

Sevgili öğretmenlerim ,arkadaşlarım, abla ağabey ve kardeşlerim, Öncelikle uzun ve edebiyat parçalayan bir yazı yazamayacağım için kusura bakmayın. Serap kardeşimin yazısını okuyunca gözlerim doldu. Bizler aldığımız eğitim ve bilgiler gereği bu ülkenin önderleri ve örnek kişileri olmak zorundayız. Hepimiz,ülkemizde parmakla gösterilecek kadar örnek bir okuldan mezun olmuş ya da öğretim hatta eğitim almış insanlarız. ilk açılan bu sitemizde hepimiz mutluluğa boğulduk adeta. Birbirimizi yıllar sonra bulmanın ya da arkadaşlarımıza ulaşmak için bir ağın kuruluşunu kutladık. kurucular her kim olursa olsun, bunu düşünmeden minnetlerimizi ilettik kendilerine. Ancak son günlerde gördüğüm odur ki bazı arkadaşlarımız bu nimeti kötüye kullanma ya da olur olmaz cümleler, paylaşımlar sergilemek gibi hatalar içindeler.Hatta üstüne de birbirlerine kırıcı seviyelerde yazılarla nispet yapar gibiler. Lütfen saygılı olalım ve birbirimizi kırmayalım. siteyi ya da facebook paylaşımlarını kapatmak çok kolay. herkes (bunu şahıslara indirgemeden yazıyorum.) önce kendilerine sonra da bu satırları okuyan bu paylaşımlarda payı olan her bireye saygı duyarak yapsın her yaptığını.Eğer bunu yapamayacağını düşünen varsa da kendini bu güzel okulla bağlantısı olan biri olarak düşünmesin bile. burası hepimizin kıymetini bilelim. bu site birbirimizden uzaklaşmak için değil birbirimize kenetlenmek için kurulmuştur. ülkemizin bu birlikteliğe ve beraberliğe ihtiyacı varken bizler örnek olup önce kendi aramızda bütün olalım. sürç-ü lisan ettiysem affola derken..... SAYGI VE SEVGİLERİMİ SUNUYOR BUNU BAŞARACAĞIMIZA İNANIYORUM.


Gülay Özat - 26/11/2011 19:45:43

Sevgili Samiş\'imizi(SAMİYE SÖNMEZ)kaybetmenin üzüntüsü içinde ailesine ve sevenlerine sabır diliyorum.(1975 mezunu)


Serap KAZANCI - 15/11/2011 14:53:49

Nasıl başlayacağımı bilemedim ama elimden geldiğince dillendirmeye çalışacağım. Bugün sitemizdeki eski paylaşımları okudum. Köşe yazılarıyla sitemizi ayakta tutan arkadaşlarıma bir kez daha teşekkürler. Ana sayfamızda birkaç duyurudan ve duyurulara gelen cevaplardan başka paylaşım yok. Sosyal ağlardaki paylaşımlar tabi ki çok daha kolay geliyor belki ama oradaki bölünmüşlüğü içime sindiremedim. Birçok arkadaşımız bir sayfa adı bulup sayfa açmış grup kurmuş. Beş altı tanesinin devamlılığı sürdürülmemiş. İlk açtığımda gördüğüm sayfa sayısı 10 tane bunun 5 tanesi grup diğerleri topluluk sayfası. En kalabalık grup Bolu Kız Öğretmen Lisesi mezunları Selnur GÜLEK arkadaşımızın yönetiminde 403 kişi sayının çokluğunu öğretmen lisesi adı altındaki kişilerin yaşlarının bazılarımıza göre daha küçük olması ve halen çalışıyor olmaları nedeniyle teknolojiyi daha çok kullanıyor olmalarındandır diye düşündüm kendimce. Sonra www bolukizogretmen Ali YILMAZ yönetiminde 402 üye. Sonraki sırada Bolu kız öğretmen okulu var, mezunları değil oradan yolu geçen herkes için düşünülmüş belki ve 392 üyesi var. Yanlış görmediysem şimdilik 8 arkadaşın yöneticiliğinde internette uzun süre olan katılımları daha kolay kabul edilebilir olması düşüncesiyledir belki. Sonra Bolu kız öğretmen "Özgür Düşünce Platformu" Ferahi DEMİR yönetiminde buraya da 283 üye var. Sonra 2 gün önce gördüğüm bir grup var Bir arkadaşıımız tarafından açılmış ama sonra format değişince atıl kalmış sanırım. Yöneticisi yok. Sayfanın başında da grup bir süre sonra arşive kaldırılacaktır yazıyor sosyal paylaşım sitesi tarafından yazılan uyarıda. Sayfaya bakarken henüz ulaşamadığımız arkadaşlarımızdan birinin 13 ekimdeki paylaşımını gördüm Bolu Kız öğretmen mezunuyum arkadaşlarımı arıyorum diye. Sevgili Nazife AYYILDIZ hem sevindim hem üzüldüm. Bolu kız öğretmen yazınca ulaşabileceğimiz sayfa 1 tane olsa ulaşan her arkadaşımızı görme sansımız daha çok olur diye düşündüm. Ayrıca üye olduğum 3 ayrı grubu açınca aynı paylaşımlar belki de daha önemli olan bazı paylaşımları görmemizi engelliyor diye düşündüm. Aynı sitede başka bir mezun ablamızın 29 ekim gününden beri kayıp olduğu haberini gördüm. Acaba kendisinden haber alındımı? Dediğim gibi açtığımız zaman gerekli bilgileri görüp takip edebileceğimiz bir tek sayfamız olsa ulaşılabilirlik daha kolay olur diye düşündüm. Her zaman birlik beraberlik derken bunca çokluk niye? Bütün gruplarımı kapattım, duymam gerekenleri okulumuzun sitesinden takip etmeye karar verdim. Bu tabi ki kimseyi ilgilendirmez ama bir tek Bolu Kız öğretmen var. Zamanla işleyiş içersinde adı değişse bile İster öğretmen okulu, ister öğretmen lisesi, ister mezun olmuş ister olamamış. Aynı havayı soluduk. Aynı soğukta üşüdük, korktuk. Yalnız başımıza büyürken, birbirimizi büyüttük, belki zaman zaman evcilik oynadık farkında olmadan. Birbirimizi anne, baba, abla, abi, kardeş olarak görürken. Yolu geçen herkese sevgi ve saygılarımla. Dostluğun biz sevgisiyle paylaşalım tek sayfada.


Leyla ÇAĞLAYAN - 04/11/2011 08:57:37

Küçük kız,annesiyle yürürken birden durdu.Yağmur damlacıklarıyla ıslanan gözlüğünü çıkartarak baktığı şey,babasıyla birlikte bisiklette giden bir başka kız çocuğuydu.Bisikletin arka tarafındaki minderde oturan küçük tatlı kız,düşmemek için babasına sıkı sıkı sarılmış ve soğuktan pembeleşen yanaklarını onun sırtına dayamıştı.Adamın ara sıra dönerek söylediği sözler,küçük kızı kıkır kıkır güldürüyordu. Kaldırımdaki kız bisikletin arkasından bakarken,annesi durumu fark edip:''Evdekiler yetmiyormuş gibi gözün hâlâ bisikletlerde''diye çıkıştı.''Ama beğendiysen baban sana ondan da alır.'' Küçük kız yumuşak bir sesle:''Bisiklete değil kıza bakmıştım ''dedi.''Babası o vaziyette bile sohbet ediyor da''....Annesi küçük kızı duymamış gibiydi.Onun kürklerle çevrili şapkasını düzeltirken''Arkadaşların bu havalarda bile okula yürüyerek gidiyor,halbuki baban işe giderken de olsa birkaç dakikasını ayırıp seni mersedesiyle götürüyor''. Kızın gözü yine bisikletteydi.Kadın alaycı bir ifadeyle:''İstersen baban da seni bisikletle götürsün,ne de güzel yakışır öyle değil mi?''diye devam etti.Küçük kız inci taneleri gibi süzülen göz yaşlarını annesinden saklamaya çalışarak:''NE KADAR DA ÇOK İSTERDİM''diye cevap verdi.''Belki de öylelikle babama sarılırdım. BU YAZIYI TAKVİM YAPRAĞININ ARKASINDAN OKUDUM.ÇOK DUYGULANDIM VE PAYLAŞMAK İSTEDİM SİZLERLE....SEVGİLER...


Ayhan CAN - 25/10/2011 08:25:47

Her şey insanlar için bir derstir...Kimileri bu derslerden yeteri kadar nasibini alır,kimi de ölene kadar (tabiri caizse) kör olarak yaşar...Öyle ki bu insanlar için çevresinde olup bitenler, zerre kadar önemli değildir...Örnekleri fazlasıyla gösterebiliriz...Şu son 'Kaddafi' olayı...Gönül gözü açık olan insanlar için bunda ders alınacak o kadar çok şeyler var ki...Aç gözlülük maalesef insanlığımızı tehdit eden en önemli unsurdur...İslamiyetin en sevdiğim özelliğinden biri de budur...'Herşeyin yeteri kadar olanı güzeldir..' diyor yüce dinimiz...Gelecekle ilgili şu yaklaşım da çok anlamlıdır..'Geleceğin sahibi benim ..'diyor yaradan...Ancak yine de insanlar aç kalma korkusuyla her türlü kılığa girebilmektedir..168 Milyar dolar...Dile kolay...Kaddafi'nin çeşitli ülkelerdeki paraları...Ayrıca 30 kamyon dolusu altın....Son ana kadar sefalet içerisinde olan çok sayıda aileler...Fakir Libya halkı...Mahrumiyet vs...Kimbilir ne tüyü bitmedik yetimlerin hakkı vardı o servetin içinde...Şimdi ise bak ne oldu?..Kanalizasyon çukurunda feci bir ölüm...O servetin onda biri bile ülkenin kalkınmasına yeterdi diyorlar uzmanlar...İşte aç gözlülük dediğimiz böyle bir şey...Her zaman ibretle hatırladığım bir olay vardır...İslam İmparatorluğu çeşitli savaşlardan elde ettiği ganimetlerle müthiş bir servete sahip oluyordu zaman zaman...Peygamberimiz ise bunları hiç bekletmez,son kuruşuna kadar hemen ihtiyaç sahiplerine dağıtırdı...Bu yüce insanın işte öyle bir özelliği vardı...Öldüğü zaman geride bıraktığı miras ise 2 tane hırkadan başka bir şey değildi...Netice itibarı ile bu dünya sadece bir imtihan dünyasıdır...2.ci sınıftan 3'e geçmek gibi bir şey...İnsanlar nerede ve ne zaman öleceğini bilemezler...Hiç kimselerin yardım edemediği sadece bir kefenle gideceğimiz o defin günümüz gelmeden kul haklarımızı ödeyelim...Sahip olduğumuz her fazladan şeyin içerisinde mutlaka bir garibin,yetimin,öksüzün hakkı vardır...Eğer inançlı isek o gün mutlaka gelecektir...Hem de tahminimizden çok daha kısa süre içerisinde...Mevlana ne diyor?..Ölüm anında insanın bıraktığı servet kadar acı bir şey olamaz...İşte o servet sahibi insanlar tam anlamıyla zavallının ta kendileridir...İsraf dinimizce kötüdür...Ancak cimrilik ise çok büyük bir hastalıktır...Birçok hastalık insanları bu dünyada öldürür...Ancak cimrilik ise her iki dünyada azaba götüren,kör veya gerçekleri görmek istemeyen kişilere aittir...Gönül gözlerimizin her daim açık kalması dileğimle,sevgiler...


Mine Balaban - 04/10/2011 17:41:51

BÜTÜN MÜKEMMEL KADINLARA...!!! Mükemmel Kadın Olmayın! İyi bir eş, anne, dişi, ev hanımı, iş kadını, dost, evlat, sevgili ve daha birçok şey olan mükemmel kadın, neden mutsuz olur? Çünkü bu kadınlar başkaları için yaşarlar! Bir ilişkide kadın, eşinin hayatını gereğinden fazla kolaylaştırdığında, iyi bir iş yapmış olmaz. Her sorunu çözebilen, sorumlulukları üstünde taşıyan, düzeni koruyan ve bunun için insanüstü çaba gösteren kadın, karşısındaki erkeğin genetiğini bozar. İnsan doğası almaya, tüketmeye eğilimlidir ve rahata çabuk alışır. Mükemmel kadın, her konuda başarılı olduğundan, karşısındakine yapacak bir şey bırakmaz. Armut piş, ağzıma düş! İlişkiler, paylaşım olmadan büyümez. Kadın ve erkeğin gelişimi, yaşamın getirdiği sorumluluklar, dersler ve çaba ile doğru orantılıdır. Çocuğunun okul ödevlerini kendisi yapan bir anne, evladının öğrenmesini ve yeteneklerini geliştirmesini engellediğinin farkında değildir. Aynı durum ilişkilerde de geçerlidir. Eşinin işlerini üstlenen, yapması gerekenleri onun yerine yapan, beceremediklerini bir şekilde halleden mükemmel kadın, mutsuz olmaya mahkumdur. İşin garip tarafı, bu yapıdaki kadınların ilişkileri genellikle hayal kırıklığı ile biter. En çok aldatılan, terk edilen kadınlar, kusursuz kadınlardır. Neden aldatıldıklarını anlayamazlar. Üstelik, eşlerinin seçtikleri kadınlar, kendilerinden çok daha vasıfsız olanlardır. "Benim neyim eksikti?" Bu cümlenin cevabı havada kalacaktır, hatta şok etkisi bile yaratabilir ama eksik olan kusurdur. İlişkiler paylaşım üzerine kuruludur. Mükemmel kadın, eşinin yapacaklarını üstüne aldığında, zaferlerini de elinden almış olur. Çaba göstermek, uğraşmak için ortada sebep bırakmaz. Heyecanı, hevesi kalmayan bir eş, doğal olarak gidip, kendini göstereceği, yaratacağı başka ortamlar arar. Çevrenizdeki insanları bir düşünün. İçlerinde, mükemmel olduğuna inandığınız ama hala neden evlenemediğini ya da mutsuz bir ilişkisi olduğunu anlayamadığınız kişiler yok mu? Dışarıdan bakıp, dört dörtlük kadın dediklerinizle birlikte yaşadığınızı hayal edin. Hazır bir hayat.


İlk - <Önceki [1] 2 3 4 5 6 7 8  Sonraki> - Son

İçerik Rss - Haberler Rss
Tasarım ve Programlama: Omnportal